Jude Law etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jude Law etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2012 Çarşamba

2013'UN İŞTAH KABARTAN YABANCI FİLMLERİ



2013’un İlk Yarısında İzlenmesi Gereken Filmler


     Yeni olan her şey insanoğlunu heyecanlandırmıştır.Bu heyecan bazen yeni bir “yıl” sayesinde olurken bazen de yeni “filmler” sayesinde olmuştur. Yeni yılla gelen ve gelecek olan filmlerin insanda yarattığı heyecanı anlatmama gerek yok diye düşünüyorum. Bu yazıda 2013’ün (ilk altı ay) gişe canavarlarını, beklenen yapımlarını ve sürpriz filmlerini bulacaksınız. 



Vizyon Tarihi : 28 Aralık 2012





     Her ne kadar 2012’in son günlerinde vizyona girecek olsa da Life Of Pi/Pi’nin Yaşamı’nı ve yarattığı heyecanı 2013’de yaşayacağız. Kanadalı yazar Yann Martel’in romanından uyarlanan film 2002’den beri gündemde. M. Night Shyamalan, Alfonso Cuaron, Jean Jacques Jeunet gibi isimlerin yönetmenlik için adı geçen yapımda, yönetmenlik koltuğuna Ang Lee’i var. Gemi kazasının ardından bir Bengalkaplanıyla 227 gün geçiren gencin öyküsünü anlatan film büyük ses getirecek gibi.






Vizyon Tarihi : 28 Aralık 2012




     Pi’nin Yaşamı gibi Anna Karenina’da 2012’ye veda ettiğimiz günlerde vizyonda olacak. Tolstoy’un kendisi kadar ünlü bu eseri daha önce birçok kez sinema ve televizyona uyarlandı. Bu uyarlama da Anna Karenina karakterine Keira Knightley, Anna’nın eşi rolünde ise Jude Law’ı izleyeceğimiz filmin yönetmeni daha önce Keira Knightley ile iki kere çalışmış Pride & Prejudice/Aşk ve Gurur ve Atonement/Kefaret filmleriyle kendini ispatlayan Joe Wright. Toronto Film Festivali’nde ilk kez gösterilen filmin, Jude Law’ın performansı ile göz doldurduğunu hatırlatmakta yarar ver.





Vizyon Tarihi : 1 Şubat 2013
  


     Django Unchained/Zincirsiz Amerikan İç Savaşı’nın iki yıl Liöncesinde geçiyor ve filmin başrollerinde Leonardo DiCaprio, Jamie Foxx ve Christoph Waltz gibi birbirinden ünlü isimler var. Filmin Yönetmeni ise Quentin Tarantino. 1993 yılına kadar Amerika’da şiddet yüklü sahneleri sebebiyle yasak olan 1966 yapımı Django, Tarantino’nun filmine esin kaynağı. 









     Amerikan tarihinin suikasta kurban giden ilk başkanı Abraham Lincoln hayatı, Steven Spielberg’ün yıllardır bekleyen projesiydi. Bu yıl izleyeceğimiz Lincoln, başkanın son dönemine odaklanıyor. Abraham Lincoln’e fiziksel olarak benzeyen Liam Neelson başta içinde olduğu bu projeden rolünü yaşlı bulduğu için çekildi ve rol Daniel Day Lewis ‘e kaldı.

 

 


Vizyon Tarihi : 1 Mart 2013

         Son yıllarda oyunculuğuyla öne çıkan Ryan  Gosling Gangster Squad/Suç Çetesi adlı yapımla sinemalarımızı ziyaret edecek. Film 1940’ların Los Angeles’ında geçiyor. Filmin yönetmeni üç yıl önce korku-komedi türündeki Zombieland adlı yapımın yönetmeni Ruben Fleischer,  filmin diğer oyuncuları ise, Sean Penn, Josh Brolin. Filmin konusu ise kabaca şöyle: 1949 Los Angeles kenti zalim ve doğuştan kalpazan Mickey Cohen'in (Sean Penn) kontrolü altındadır. Uyuşturucu, silah ve kadın ticaretini tek elden yürüten Cohen, güçlü mafya adamalrının yanı sıra yerel polisi ve hatta politikacıları da arkasına almıştır. Los Angeles Polis Departmanında kimse karşısına çıkmaya cesaret edemezken birimie dışardan destek vermekle görevlendirilen Teğmen John O'Mara (Josh Brolin) and Jerry Wooters (Ryan Gosling), Cohen'in işlerine çomak sokmayı becerebilecek midir?



               Vizyon Tarihi : 1 Mart 2013

 

 

     Oscar Ödüllü King Speech/Zorakı Kral, ile sağlam bir çıkış yakalayan İngiliz yönetmen Tom Hooper, 42 ülkede 50 milyondan fazla seyirciye ulaşan Sefiller müzkalini sinemaya uyarladı. Victor Hugo’nun 1862 tarihli bu ölümsüz eseri, müzikal bir yorumla izleyici karşısına çıkmaya hazırlanırken, filmde Hugh Jackman, Russell Crowe, Anne Hathaway, Helena Bonham Carter gibi isimler yer alıyor. Yılın en ilgi çekici yapımlarından biri olmasına kesin gözüyle bakılan film izleyicilere de farklı duygular yaşatacak.

 

 

        Vizyon Tarihi : 8 Mart 2013

 

 


   Hollywood’un en fantastik öykülerinden Oz Büyücüsü, Sam Raimi’nin yönetmenliğinde Muhteşem ve Kudretli Oz adıyla sinemaverlerin beğenisine sunulacak. Oz Büyücüsü’nün öncesini anlatan filmde, büyücü rolü için Robert Downey Jr. ve Johny Depp’in adı geçse de rolü James Franco kaptı. Michelle Williams, Rachel Weisz, Mila Kunis filmin diğer oyuncuları.










Vizyon Tarihi : 12 Nisan 2013



     Son yıllarda aksiyon filmlerine iyice konsantre olan Tom Cruise’u Oblivion’da izleceğiz. Tron filmi ile tanıdığımız yönetmen Joseph Kosinski'nin yönettiği film, yönetmenin kendi çizgi romanından sinemaya uyarlandı. Kıyamet sonrası bir kurguya sahip olan filmin kadrosunda Tom Cruise'un yanı sıra Olga Kurylenko, Andrea Riseborough, Nicolaj Coster-Waldau, Melissa Leo ve Morgan Freeman yer alıyor.

 

 



                    Vizyon Tarihi : 3 Mayıs 20

 

     İlk olarak 2008’de karşımıza çıkan Iron Man 2013’de üçüncü filmiyle karşımızda olacak. Robert Downey Jr.’ı yine Tony Stark rolünde izleyeceğimiz filmin yönetmeni değişiyor. İlk iki filmi yöneten Jon Favreau koltuğunu Shane Black’a bıraktı. Üçüncü filmdeki değişikliklerden biri de filmi dağıtan firma ile ilgili. İlk iki filmi dağıtan ve beklenenin üstünde gişe rakamları yakalayan Paramount, Marvel ile anlaşması bitmesi üzerine, yerini Walt Disney’e bıraktı. Gwyneth Paltrow’un aynı rolle seyirci karşızına çıkacağı filmde Guy Pearce “Aldrich Killian” rolüyle perdeye yansıyacak.





           Vizyon Tarihi : 17 Mayıs 2013

      F. Scott Fitzgerald’ın daha önce beyazperdeye defalarca uyarlanan kitabı The Great Gatsby/Muhteşem Gatsby’ı yeni bir yorumla izleyeceğiz. Filmin konusu hakkında bilge verecek olursam: Yazar olma basamaklarını tırmanan Nick Carraway 1920'lerde eğlence hayatının gözdesi konumuna yükselen New York'a gelir. Kendi Amerikan rüyasının peşindeyken tesadüfen milyoner Jay Gatsby ve onun çevresiyle yolları kesişir. Carraway'nin alkolün su gibi aktığı, göz kamaştırıcı partilerle tanışması fazla zaman almaz. Öte yandan bu büyülü Amerikan rüyasının çöküşü de yaklaşmaktadır. Filmin oyuncu kadrosunda ise Leonardo DiCaprio Tobey Maguire, Carey Mulligan ve Joel Edgerton isimleri yer alıyor. 3D çekilen filmin yönetmenliğini ise Baz Luhrmann üstleniyor.






               Vizyon Tarihi : 7 Haziran 2013

     2009 yılında J.J.Abrams tarafından yenilenen kadrosu ile izlediğimiz Star Trek/Uzay Yolu hatırı sayılır bir gişe gelirine ulaşmış, ayrıca büyük bir çoğunluk tarafından beğenilişti. Eski ilgiyi yeniden yakalayan seri bu sene yeni macerasıyla sevenleriyle buluşacak. Star Trek Into Darkness/Star Trek: Bilinmeze Doğru adındaki bu yeni macerada J.J.Abrams yine yönetmen olarak karşımıza çıkarken Kaptan Kirk rolüyle Chris Pine, Mr. Spock rolüyle Zachary Quinto izleyeceğiz. Paramount Pictures, yönetmen J.J. Abrams'ın filmi 3 boyutlu çekmesini istedi. Fakat Abrams IMAX boyutlu çekmekte kararlıydı. Sonuçta iki taraf da anlaşmaya vardı ve bu film IMAX kameralarla 2 boyutlu çekildikten sonra post prodüksiyonda 3D2ye dönüştürülen ilk film olarak tarihe de geçti.



     Edebiyat uyarlamalarının ağırlıkta göründüğü 2013 yılının ilk yarısında izlenmesi gereken yapımlar bu şekilde sıralanırken, şehrinize gelmesi muhtemel bu filmleri ıskalamayın der, yeni yazılarda buluşmayı ümit ederiz.


(Film isimleri ve gösterim tarihleri değişiklik gösterebilir.)


 


KAAN OKAN


 

3 Kasım 2012 Cumartesi

THE TALENTED MR. RIPLEY


     Sinema sanatı var olduğundan beri edebiyatla doğrudan bir ilişki içindedir. İlk filmlerden günümüze kadar birçok edebi eser sinemaya uyarlanmıştır. Burada ortaya çıkan sorun, eser tamamen olduğu gibi mi yoksa senaristin kendi yorumu ile beraber mi filme uyarlamalıdır? Ya da Virginia Woolf’un dediği gibi edebi eserler sinemaya hiç mi uyarlanmamalıdır? ( Woolf’un bu düşüncesine rağmen kendi eserleri de sinemaya uyarlanmıştır.)

     Benim düşüncemi soracak olursanız, ben edebi bir eserin aynen olduğu gibi değil, üzerine yorum katılarak uyarlanmasından yanayım. Ancak gelin görün ki bu durum çoğu zaman başarısız sonuçlanabiliyor. Bunun örneklerinden birine de burada değineceğiz.

     Patricia Highsmith’in romanları sinemayı oldukça beslemiştir. Eserleri sayesinde 10dan fazla film yaratılmıştır. İçlerinde en çok bilineni ise aynı adlı romanından uyarlanan The Talented Mr. Ripley’dir.

The Talented Mr. Ripley (1999)

     Anthony Minghella romanlardan film uyarlamalarını seven bir yönetmen. Kendi yorumunu da uyarladığı filmlere katmaktan çekinmez. The Talented Mr. Ripley’de ise romanın temeline sadık kalsa da, kendince yeni ayrıntılarda eklemiştir. Bu işte başarılı olduğunu söylesem de filmin geneline baktığımızda romanın çok çok gerisinde kaldığını kolaylıkta görebiliyoruz.

     Romanı sinemaya uyarlayan tek yönetmen Minghella değil, Highsmith 1955 yılında romanını yayınladıktan 5 yıl sonra Rene Clement ilk kez The Talented Mr. Ripley’i sinemaya uyarlamıştır. Clement’te Minghella gibi romanın özüne sadık kalsa da filmde, romandan çok daha farklı bir sona imza atmıştır. Highsmith’e bu filmi görmüş, genel olarak filmi beğense de, finalinin kendisi hayal kırıklığına uğrattığını söylemiştir.

     Tom Ripley 1950lerde  New York'ta geçinmeye çabalayan genç bir adamdır. Varlıklı Herbert Greenleaf, Tom’un oğlu Dickie’nin bir arkadaşı olduğunu düşünür ve bir şekilde yanına yaklaşır, Tom’a oğlu Dickie'yi ABD'ne dönüp aile şirketinin başına geçmesinde iknasına ihtiyacı olduğunu söyler ve bunun için İtalya'ya gidip gidemeyeceğini sorar. Tom gerçekte Dickie'yle hiç tanışmamış olduğu hâlde teklifi kabul eder. Tom New York’ta beş parasız, işe yaramaz, sahte posta çekleri ile hayatına devam ederken, bir hiç olduğunun farkındadır. Bir anda karşısına çıkan bu olay onun “gerçek biri” olmak için beklediği fırsattır.

Herbert Greenleaf’ın imkanlarıyla İtalya’ya giden Tom’u artık başka bir hayat beklemektedir. İtalya’da bir şekilde Dickie ile karşılaşan Tom, Dickie ve onun “sevgilisi” Marge’ın hayatına girmeyi başarır. Bir süre sonra Tom, Dickie’nin hayranlık 
uyandıran hayatına özenmeye başlar. 


 Bu noktada Minghella, harika bir Dickie estetiği yaratmış, Jude Law’ın da katkısıyla pahalı takım elbiseler giyen, Güney İtalya sahillerinde yaşayan, para sorunu olmayan, güzel bir sevgilisi olan, gündüzleri plajdan çıkmayıp geceleri caz barlarda saksafon çalan ve kasabadaki bütün kadınların hayranlığını kazanan bir burjuva. Haliyle böyle hayat karşısında Tom’un Dickie’ye olan hayranlığı artmakta ve vaktini sürekli Dickie’nin yanında geçirmek istemektedir.

Plein Soleil (1960)

“- Senin gibi biri olmak isterdim.. - Herkes kendinden başka biri 'gibi' olmak ister zaten.”

“ Her zaman, gerçek bir hiç kimse olmaktansa, sahte bile olsa biri olmanın daha iyi olacağını düşünmüşümdür. "

     Tom, çağımızda da hastalık haline gelen, fark edilmek, onaylanmak ister, kısacası sıradan biri olmama ihtiyacı hisseder. Sıradan gerçek biri olmaktansa, böyle hissetmektense, sahte ama gösterişli biri olmayı hayal eder. Aşk’ın temelinde bulunan gurur, mutlu olup olmaması başka bir kimsenin iradesine bağlayan duyguyla birlikte içinde büyük bir hüzün doğurur. Tom karakteri oldukça iyi yaratılmış bir gay karakterdir aslında ve aşık olduğu adamdan giderek uzaklaşmaktadır. Başlarda beraber eğlendiği Tom’un hayranlıklarından bıkan Dickie, kendisine sülük gibi yapışan Tom’dan kurtulmak istemektedir artık. Bunun yanında oğlunun artık ABD’ne dönmeyeceğine kesin gözüyle bakan Herbert Greenleaf, Tom’a para göndermeyi keser. Aşık olduğu adamla beraber içinde yaşadığı konforlu hayatta elinden kaçmaktadır Tom’un. Bunun farkına varır ve artık sadece aşık olduğu adamın kendisini değil ona ait olan her şeyi ister. İsmini, müzik zevkini, kıyafetlerini... Sonuçta her gerçek tutku, yalnız kendini düşünür. En sonunda da ona sahip olamayacağını ve her şeyin elinden gittiğini düşündüğü bir anda yapması gerekeni yapar ve artık İtalya’nın mavi denizleri, sahilleri yerine Hitchcock’u bile kıskandıran siyah-beyaz bir kasvet bizi beklemektedir.

Patricia Highsmith

     Highsmith, Tom Ripley'in kendi kişiliğinin erkek yansıması olduğunu her fırsatta söylemiştir. Lezbiyen olmasına rağmen, Carol romanı bir istisna olmak üzere bir çok romanında belli belirsiz bir kadın düşmanlığı görülür. Highsmith lezbiyenliği ile barışık değildir. Bununda en güzel örneğini, Tom üzerinde görmekteyiz. Romanda kesin olmamakla beraber, Tom’un gay olduğunu söyleyebiliriz. Hem roman hem de film boyunca Tom’un hiç bir kadına gerçekten yakın olamadığını bilmekte bu görüşü güçlendiriyor.

     Dickie karakteri hem Plein Soleil hem de The Talented Mr. Ripley filmlerinde başarılı bir şekilde karşımıza çıkmıştır. Özellikle şunu belirtmeden geçemeyeceğim Plein Soleil filminde  Tom ve Dickie canlandıran oyuncuların fiziksel özellikleri ile The Talented Mr. Ripley filmindeki oyuncuların fiziksel özellikleri birbirine oldukça benzemekte. Sanırım Minghella, Clement’ten biraz esinlenmiş.

     Asıl sorun romanında bütününde yer alan Ripley karakterini canlandıran oyuncularda. Plein Soleil de bu görevi benimde oldukça sevdiğim Alain Delon gerçekleştirmiştir. The Talented Mr. Ripley’de ise Matt Damon canlandırırken ve Highsmith’in diğer Ripley seri romanlarından sinemaya uyarlanan filmlerinde John Malkovich, Dennis Hopper ve Barry Pepper bu karaktere can vermişlerdir.

     Alain Delon, Ripley karakterinin bir çok özelliklerini taşımasına rağmen, fazla seksi olması nedeniyle biraz farklılaşıyor. Bunun yanında Ripley’in biraz psikopat, bir parça katil, yalancı, düzenbaz, hem yumuşak hem sert, hem dost hem de düşman yönlerini perdeye çok iyi yansıtıyor. Matt Damon’ın canlandırdığı Ripley ise özüne sadık olmasına rağmen olduğundan daha kırılgan, daha çaresiz, sevgiye muhtaç ve yalnızlaştırıldığı için kötü olan bir karakter görünümünde. Bunların yanında Malkovich oldukça iyi bir oyun çıkarsa da fazla sinsi Hopper fazla akıllı ve iş bilen, Pepper ise fazla sıradan olması nedeniyle Ripley olmaktan uzaklar.

     Highsmith, Ripley kötü bir karakter olmasına rağmen, olayları onun gözünden anlatması nedeniyle, bizim de Ripley’in yanında olmamızı sağlıyor. Bir yandan Ripley’e acımamızı ister. Ancak Ripley’i de tam bir zavallı durumuna sokmuyor, zaaflarına rağmen karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmesini bilen, kötülük yaparken güçlü bir karaktere sahip olan bir Ripley karşımıza çıkıyor. Örneğin Ripley işlediği cinayetler karşısında adeta gurur duyan, polisin kendisini arayışlarını acemice ve ahmakça bulup küçümseyen bir anti kahramandır.

     Kısacası iki filmde maalesef roman kadar sağlam bir kurguya sahip değiller. Kitabı okumayanlar için filmlerin karanlık ve merak uyandırıcı bir yanı olduğunu söyleyebiliriz. Ancak kitabı okuyanlar için filmdeki iç hesaplaşmalar, gerilim yetersiz kalıyor. Yine de güzel İtalya manzaraları, güzel şarkılar, içkiler, ışıltılı, masmavi bir Akdeniz, beyaz bir yelkenli, Arnavut kaldırımlı küçük balıkçı köyleri ve yanık ten ile beraber seyredilesi filmler ortaya çıkmış. 

Konuk Yazar: Neyin Peşindesin